top of page

Deniz

Yazı hakkında uyarı: Bu yazı psikolojik şiddet, taciz, fiziksel şiddet ve benzerlerini içerebilir. Bu yüzden okumadan önce bu yazının okuyanın kişisel hayatıyla ilişkilendirebileceği tetikleyici kısımlarının olabileceğini dikkate alınız.

“Beni kadınların dünyasına iten şey oydu belki de: sürekli dışlanmak!”

Çocukluğum, bilmiyorum... Anormal bir çocukluk dönemi yaşadım çünkü Bağcılar’da doğdum ve büyüdüm. Ailem cahil insanlardı ama kötü insanlar asla değillerdi. Sadece bilgisiz, cahil; bir de kötü niyetli cahiller vardır, onlardan değil. Tabii dindar olmaları da travmatik bir çocukluk yaşamama neden oldu. İçinde bulunduğum ailede LGBTİ birey olmak cehennemde yanma sebebiydi. Bir de kendin de dindarsan, en azından kendimi küçükken öyle tanımlıyordum. Bu durum beni çıkmaza sürükledi. Onlar sürekli “Böyle olma, cehennemde yaşayacaksın, kadın gibi olma, şöyle davranma, kızlarla oynama,” derdi. Sürekli dalga geçerlerdi “Bu kızlarla oynuyor,” diye. “Bilmem ne top,” derlerdi, hepimize diyorlardır zaten. Düşünsene, benim adımı kullanıp tekerleme uyduruyorlar. “Top Burak, top top Burak,” diye. (yani ölü ismimi söylüyorum.) Eskiden bunları söylediklerinde ben ağlamaklı olurdum, dışarı çıkmak bile istemezdim.

Okul hayatım da çok travmatikti, inanılmaz bir akran baskısı yaşadım. Hatta hiç unutamadığım bir şey var, hâlâ da unutamıyorum. Yedi, sekiz yaşlarında bir çocuk grubu beni zorla kucakladı. Biri ayağımı, diğeri geldi kolumu tuttu. Beni havaya kaldırdılar “Şeyine bakacağız çükün var mı,” diye. Korkunç bir şey yani. Öğretmenlerimiz de alay ediyordu. Her öğrenci beden eğitimi dersini sever çok boş geçtiği için, ben özellikle beden eğitimi dersini hiç sevmezdim. Çünkü koşarken arkamdan hoca taklidimi yapardı, insanlar gülerdi. Asla çıkmak istemezdim beden eğitimi derslerine ama çıkmak zorundaydım tabii. Okul hayatım böyleydi, sürekli alay ediyorlardı. Çok fazla fiziksel şiddete maruz kaldım. 

 

Aile hayatımda bir kadın gibi olduğum için fiziksel şiddete değil ama inanılmaz derecede sözlü şiddete maruz kaldım. Müdahaleci bir tavırları var. “Şöyle oturma, şöyle kalkma, şöyle giyinme.” Bu baskıdan dolayı çok düşük bir özgüvenim oldu. İlkokulda sürekli kızlarla oynuyordum, ses tonum da çok inceydi. Tip olarak belki efemine bir insan değilim ama konuşuyorsun sonuçta; seslenince kırıtıyorsun, her şeyinle kadın olduğunu belli ediyorsun. Konuşmasan erkeksin, konuştuktan sonra olay bozuluyor. Zaten insanlar anlıyor ne olduğunu. Kızlarla da erkeklerle de oynardım ama abim tarafından çok dışlandım. Benimle oyun oynamayı, aynı ortamda bulunmayı hiç istemezdi. Sürekli bunun nedenini sorgulardım. “Neden böyle, niye benimle oynamak istemiyor, niye beni dışlıyor?” Beni kadınların dünyasına iten şey oydu belki de: sürekli dışlanmak! Hayatımda bir baba ve abi var ama onlarla aramda sadece bir kan bağı var, bir gönül bağı yok. Bir siluet gibiler. Annemle daha yakınımdır mesela. Kısaca ilkokul dönemi çok baskı içinde geçti. Ortaokul, lise döneminde orta halli, normal bir çocukluk dönemi yaşadım. Daha maskülendim. 

 

“İnanılmaz sosyal fobisi olan bir çocuktum. Sanki herkes beni tepeden izliyormuş gibi.  Anlatabiliyor muyum?”

Eğitim hayatım gerçekten çok rezildi. Çok tembel bir insandım. Okulda yaşadığım akran baskısı, öğretmenlerden gördüğüm baskı tetikledi bu durumu. Hiçbir zaman hayatımda idealist, kucaklayıcı, kapsayıcı bir öğretmen olmadı. Dediğim gibi öğretmenlerim benimle sürekli alay ederdi, bu da tabii beni okuldan uzaklaştırdı. Ben hiçtim gerçekten, üniversite dönemine kadar. Üniversiteye Marmara’da başladım. Marmara, Kadıköy'de olduğu için o da bir kırılma noktası... Bağcılar’ın dışına çıktım, kendi başıma hareket etmeye başladım. Üniversiteyi kazanmıştım ama henüz okula başlamamıştım. O dönemde “Akbil nasıl basılıyor? Ya basamazsam, ya rezil olursam,” diye içimden geçirirdim. İnanılmaz sosyal fobisi olan bir çocuktum. Sanki herkes beni tepeden izliyormuş gibi. Anlatabiliyor muyum? Her an dayak yiyecekmişim, birisi laf atacakmış gibi hissediyordum. 

 

“İnsanların gözünde de bir hiçsin ve belli ediyorlar.”

Üniversiteye hazırlık döneminde öncesinde başarısız bir eğitim hayatım olduğu için insanlar benden umutsuzdu. “Bu, üniversiteyi kazanamaz, yapamaz, dershaneye göndermeyin,” diyorlardı. Bir gün üniversite üniversite geziyoruz, Yıldız Teknik’e de götürmüşlerdi. “Sen de bir hava al gel kazanamazsın zaten,” dercesine. Ondan sonra çalışmaya başladım. O zaman benim hedefim Boğaziçi’ydi yine. Boğaziçi’nin 2014-2015 yıllarında özgürlüğün pik yaptığı döneminde olduğunu düşününce insan özeniyor, en iyi orada rahat bir şekilde yaşarsın, kendini ifade edebilirsin, diye. Neyse, çalışmalar çok iyi gidiyordu. Sıfırdan başlıyorsun bayağı; toplama işleminden başladım ben. Çok emek verdim. Artık kendimi toparlamam gerektiğinin farkına vardım, başarısız bir öğrenciydim. Sosyal fobim var, insanlarla iletişim konusunda sıkıntılar yaşıyordum. Dolayısıyla bir hiç gibi hissediyordum. İnsanların gözünde de bir hiçsin ve belli ediyorlar. Lafları ve tavırlarıyla belli ediyorlar, insan yerine konulmuyorsun. Kendimi bildim bileli yalnız bir insandım. Şu an değil. Tabii ki yalnız hissettiğim zamanlar oluyor ama en azından kendimi rahatça ifade edebildiğim bir ortam, derdimi açabildiğim insanlar var. 

İlk Marmara'da Türkçe öğretmenliğini kazanmıştım. Marmara da çok muhafazakâr bir okuldur. Orada bir gay arkadaşımla tanışmıştım. Kadıköy konumu daha LGBT friendly bir yer olduğu için bir de “Cemal şuraya gidelim, buraya gidelim, şunu yapalım, bunu yapalım.” oluyordu. Arada bir de okulda orospulanıyoruz, dedikodu yapıyoruz. Onunla birlikte aştım kendimi.

 

“Kendim gibi insanlarla oturmuşum, sohbet ediyorum. Başka hiçbir şey yapmıyoruz.”

Taksim'de gittiğim ilk mekân Chaplin diye bir yerdi. Hiç gece hayatım olmadı. Hâlâ öyle, üçte de eve döndüğüm oluyor ama kütüphanedeysem geç kalıyorum. Bir tek odur. Benim gece hayatımın pik noktası gece 10'a kadar Chaplin'de olmak. Orada yeni insanlar tanıyıp ortam yaptığın için ufkun ister istemez genişliyor. Kendi inançlarını da sorgulamaya başlıyorsun ve artık “Yeter!” diyorsun. Tabii o zamanlar tip ve giyiniş olarak maskülen bir insanım. Gerçi yeni açılmaya başladım ama o zaman tabii tam “cemaat abisi”yim. O yüzden dışarıdan maskülen, tavır olarak feminen bir insan olduğunda, tabii seksüel anlamda, partner olarak çok opsiyonum da olmuyor.  Birinden hoşlanıyorsun, karşılık bulamıyorsun. Sürekli ret. Bu da özgüvenini zedeliyor. Zaten düşük bir özgüven, iyice dibe çakılıyorsun. Sonra kendime “Artık bir çeki düzen vermeliyim, daha böyle bir feminize olmalıyım,” dedim. Taksim'e gidiyorsun ama döndüğün yer Bağcılar, (aile yanı), korkunç bir yer. Eve döndükten sonra ailemle çatışmalar yaşıyordum. Taksim'e ilk gittiğim zaman annem telefonda bağırmıştı “Sen ne yapıyorsun Taksim'de,” diye. Sanki ben Merter köprü altında şeye çıkmışım gibi. Hâlbuki Taksim'e gitmişim, hiçbir şey de yapmıyoruz. Kendim gibi insanlarla oturmuşum, sohbet ediyorum. Başka hiçbir şey yapmıyoruz. Herhalde ailemden kurtulmadan gece hayatına adım atamayacağım. Her ne kadar ailemden eskisi kadar baskı görmesem de babam yine de çok sıkboğaz ediyor. Annem çok cinsiyetçi bir kadın ama eskisine göre daha iyi. Abim zaten hiç karışmıyor. Babam tamamen kabul etmiyor belki ama beni ojeyle yakaladı ve orada sesini çıkarmadı. Eve rahat bir şekilde girebilirim, eskisi gibi değil. İyi şükür yani.

 

“Bu şekilde bir yıl kadar antidepresan tedavisi gördüm, iki farklı antidepresan ilacı aldım. Beş miligram, bin miligram.”

Ailem tam hissediyorken ben onlara açıldım ama benim ağzımdan LGBTİ birey olduğumu hiçbir zaman duymadılar. O zaman bir kavram karmaşası vardı. “Trans da bir geydir, biseksüel de bir geydir, interseks de bir geydir." Kadın ruhluysan da geysin hâlâ toplumun gözünde, erkek ruhluysan da geysin. Hiçbir fark yok. Ben de o zaman tabii kendimi cehaletten dolayı “gey” olarak tanımladım. Doğrudan söyledim. Hemen bir hafta geçti, halama söylediler. Halam bana Bağdat Caddesi'nde nöropsikiyatriden randevu ayarladı. Onu da kandırmışlar; onarım terapisi de vardır, bunların terapisi diye. Hâlbuki yasak ve illegal bir şey. Duygu durum bozukluğu varmış gibi gösteriyorlar, resmî belge üzerinde, yasalara uygun gibi. Aileme vadettikleri bir şey var: “Biz bunu düzelteceğiz, bu normal bir erkek gibi olacak.” Hâlbuki öyle bir şey olmadı, şekil bende görüldüğü gibi. Bu şekilde bir yıl kadar antidepresan tedavisi gördüm, iki farklı antidepresan ilacı aldım. Beş miligram, bin miligram. 

Ben gitmişim; yani ölü gibiyim, zombi gibiyim, günde yirmi saat uyuyorum. Birinci sınıfta bölüm ikincisi olmuştum, ondan sonra dersleri boşladım tabii. Sonra dedim “Dayanamıyorum artık, okulu dondurmak istiyorum.” Gayri resmî bir şekilde okulu dondurdum, bir sene kafayı dinledim. O zaman sorunlar daha da büyüdü. İlk cinsel ilişkimi yaşadım o dönemde. Tabii bundan da duymuş olduğum bir pişmanlık var, bilmiyorum siz de yaşadınız mı ilk cinsel deneyiminizde böyle? Ben oturup ağlamıştım. Hiç unutmuyorum. Hâlâ da o şeyi atamamıştım üstümden. Kendimi pislik gibi hissediyordum. Yani sanki cinsellik bizim fizyolojik bir ihtiyacımız değilmiş gibi sürekli onu erteleyeceğim, asla erkek düşünmeyeceğim, sap gibi yaşayacağım gibi bunu bekliyorlar. Kesinlikle sap gibi yaşayamam.

 

“Yavaş yavaş özgürlüğe doğru... Yani bir ruj, bir oje; ikisi de benim için bir kırılma noktası.”

Okulu dondurduğum dönemde iyice dağıttım. Cinsel ilişki de yaşadım, ruj sürmeye de başladım. Yavaş yavaş özgürlüğe doğru... Yani bir ruj, bir oje; ikisi de benim için bir kırılma noktası. Ondan sonra bir süre kendimi toparlayamadım. Gerçekten çok zor bir dönemdi. Bir yandan tabii antidepresan kullanmaya ve tedavi görmeye devam ediyordum. Çok korkunç bir dönemdi. 

Sonra sürekli her gün Bağcılar'dan Kadıköy'e gitmeyi gözüm kesmedi. Yıldız Teknik’e geçtim. Yıldız Teknik, Marmara’ya göre daha açık görüşlüydü, en azından daha fazla açık görüşlü insan vardı. Yıldız Teknik’te akademik başarı olarak kendimi toparladım ama tabii okulu uzattım. O sene öyle geçti. Sonra birinden hoşlandım. Yıldız Teknik’te müzik kulübünün başkanıydı ve sürekli konserler, etkinlikler düzenliyordu. Ama yani ne derler “Tavşan dağa âşık olmuş, dağın haberi yok.” Platonik bir aşk yaşıyorsun kafanda. O da çok acı vericiydi ama okula bağlanmamda çok etkili oldu. Çok hasta olduğum zamanlarda bile okula giderdim. Onu görecektim ama onun haberi yok. Sadece ismini biliyorum, stalk’luyorum, o zaman tabii instagram değil de facebook var. Okul bitti; ne tanıştık ne ettik. Muhtemelen karşılık bulamayacaktım. Çünkü benim aşk hayatım bu. Kendi kafanda yaşıyorsun, kuruyorsun. “Mış gibi!” Karşı tarafın senden haberi yok. Çünkü söylediğinde alacağın karşılığı kestiremiyorsun, tekme tokat dalabilir. Homofobik biridir belki. Aşk gerçekten çok boktan bir şey. Karşındaki insan ne kadar rezil bir insan olursa olsun, bir şekilde onu inanılmaz idealize ediyorsun, değil mi? Nasıl karşılık vereceğini kestiremediğim için hoşlandığım hiçbir partnerime açılamadım. Hâlâ da öyledir, açılamam hiçbir şekilde. Erkeklerle asla göz göze gelemem. Atamıyorum bir türlü o şeyi. “Orospu ruhlu mu,” derler, öyle de söylemek istemiyorum ama bir türlü aşamıyorum. Erkeklerle iletişimde bir türlü bir arpa boyu kadar yol kat edemiyorum çünkü tepkilerini kestiremiyorum.

 

“Asansörde Feriha gibi giyiniyorum, çoraplarımı yanıma alıyorum. Bavul gibi çanta.”

Yıldız Teknik’ten mezun oldum ama Boğaziçi benim çocukluk hayalimdi, o yüzden bir sene daha hazırlanmaya karar verdim. Bir derece öğrencisi gibi çok iyi hazırlandım. Kazandım nihayetinde. Orayı kazandıktan sonra fiziksel anlamda kendime daha çok bakmaya başladım. İnsanlar hani koşulsuz şartsız kabul ediyor diyemeyeceğim ama Boğaziçi'nin ortamı gerçekten daha açık görüşlü. Belki dünyanın en cinsiyetçi insanlarının da olduğu bir ortam. Ama azınlık oldukları için seslerini çıkaramıyorlar. Tarih bölümüyse Boğaziçi’nin genel açık görüşlü atmosferine göre daha kapalı bir bölüm. Ama tabii ne olursa olsun asla kendimden ödün vermedim. O yüzden oje sürmeye, çorap giymeye başladım. O ara zaten biz Florya'ya taşındık. İyice götü başı dağıttım ama aileme söylemiyordum. Asansörde Feriha gibi giyiniyorum, çoraplarımı yanıma alıyorum. Bavul gibi çanta. Ondan sonra okula gidiyorum, okuldan dönünce asansörde tekrar "normal" giyiniyorum, eve giriyorum. Boğaziçi bana bu anlamda olumlu katkıda bulundu. Çünkü hocalar gerçekten kucaklayıcı öğrencilerin biraz daha aksine. Boğaziçi’ndeki hoca profili seninle konuşmaya çalışan, seni anlamaya çalışan, o an ne giyinirsen giyin senin kılığına kıyafetine bakmayan bir profil. Seni anlıyor, destekliyor. Kadın veya erkek olsun hiç fark etmiyor. Çok seviyorum onların her birini. Gerçekten çok açık görüşlü insanlar.

Boğaziçi insanı beni bir tık daha yalnızlığa da itti, hocaların aksine. Boğaziçi’nden önce Taksim'de biraz daha kolektif oldum. Arkama birilerini aldım, yanımda birileri oldu. Yalnızlıktan biraz daha bir bütün olmaya geçtim. Sonra Boğaziçi'ne geldim, sadece birkaç kişi var. Birilerine selam vermekten korkuyorum. İlk zamanlar tanışıyorsun, konuşuyorsun. Sonra ona güvenerek, hani o anki enerjiye güvenerek ertesi gün sözlü bir şekilde selam verirken elimi kaldırıyorum ve elim havada kalıyor. Seni görüyor, karşılık vermiyor. Bu da bir çeşit önyargı. Açık kimlikli bir insan olduğum ve o şekilde yaşadığım için insanlar bana karşı bu şekilde tepki koyuyorlar; beni yalnızlaştırarak. Boğaziçi hayatım da genel olarak böyle. Hoşlandığım insanlar da oluyor cinsel anlamda ama yine aynı şekilde açılamıyorum.  Korkuyorum, insanlar yanlış anlayacak diye. Açık kimlikli olduğum için ben ona bir şey yapayım veya yapmayayım adam çoktan gardını alıyor, bir şekilde tepkisini ortaya koyuyor. 

 

“Belki fiziksel bir şiddette bulunmuyor ama bir şekilde yıldırma politikası uyguluyor sana, insan yerine koymuyor seni.”

İş hayatında da bunu yaşadım. Yazın çalışmak istedim. Birkaç yerde çalışmaya kalktım, işler düzenli olmuyor. Ay çok korkunç! Adam mesela seni istemiyorum demiyor. Belki fiziksel bir şiddette bulunmuyor ama bir şekilde yıldırma politikası uyguluyor, insan yerine koymuyor seni. Atıyorum bir proje anlatılacak. Üç kişiyiz diyelim, gidiyor karşı tarafın ismini kullanarak anlatıyor, ben yokmuşum gibi davranıyor. İsmimi ağzına almamak için çabalıyor. Yani transfobisini sana kusuyor, seni bir şekilde yıldırmaya çalışıyor. Sen de ister istemez demoralize oluyorsun ve çalışmak istemiyorsun. Sonuçta her şey para değil. Para kazanmak uğruna da istemediğin bir ortamda, sürekli nefretin olduğu bir ortamda da çalışamazsın.

 

“Arkadaşlık ilişkilerinde insan birazcık da olsa sıcaklık, samimiyet arıyor, değil mi?”

Diğer taraftan LGBTİ hareketinin tam anlamıyla bir parçası olmadım. Birkaç kere BÜLGBTİ’ den birileriyle konuşmak istedim. 2020 yılında pandemi dönemi olduğu için o zaman kulüp etkinlikleri yoktu. 2021 yılında da hibrit sisteme geçildi ve kulüp kapatıldı. Onlardan da beklediğim karşılığı alamadım. Belki ben çok hassasım, çok seçici davranıyor olabilirim. Arkadaşlık ilişkilerinde insan birazcık da olsa sıcaklık, samimiyet arıyor, değil mi? İletişim kurmaya çalışıyorsun, karşındaki insan odun gibi, duvarla iletişime geçiyorsun sanki. Hayatını merak ediyorsun, soruyorsun tanışmak ve muhabbet kurmak için. Ama hiçbir zaman “Ya sen neler yapıyorsun, ne düşünüyorsun?” sorusu gündeme gelmiyor. Sürekli ben soruyorum. Oturup kendi kendinize konuştuğunuz zaman “monolog” bunun adı. BÜLGBTİ'den verim alamadım, zaten inanılmaz bir gruplaşma var. Okulun diğer guruplarına bakıyorsun, mesela lubunyalar, lezbiyenlerle takılıyor. İğrenç bakışları var birçoğunun. İğreniyorum senden, der gibi bakıyor. Çünkü homofobik ve transfobik translar ve geyler de var. Ben çok madilendim onlar tarafından Hornet’te ve diğer sosyal aplikasyonlarda. Benim arkadaşlarım hazırlıktan cisgender bireyler. Bir arkadaşım var, Boğaziçi Sosyoloji’den bir kadın. Çok seviyorum, onunla takılıyorum. Bir tane avukat cisgender bir arkadaşım var. Heteroseksüel bir erkek, o da Konya'dan mezun olmuş ama gerçekten açık görüşlü, seni dışlamayan, seninle dışarda da bir şeyler yapabilen bir insan. Kendi yöneliminden, kendi cinsel kimliğinden insanlara bakıyorsun, bir de o insana bakıyorsun. Sanki o trans, öyle bir sıcaklığı var bana karşı. Böyle üç beş kişi var okulda. Misal çok sosyal bir insan vardır, kapalı çarşı esnafı gibi. O herkesi tanıyor. Onun vasıtasıyla sen de yeni insanlar tanımış, yeni insanlar kazanmış oluyorsun. Benim etrafımda böyle insanlar yok. Mesela bir etkinlik oluyor diyelim okulda. “Hadi gel gidelim,” diyorsun ve karşılık alamıyorsun. Niye acaba? Benden kaynaklanan bir şey mi? Benim eleştirdiğim insan tipi sürekli kızlarla takılan ama trans bireylere aşağılayıcı bir gözle bakan insan tipleri. Ben böyle insanları sevmiyorum. 

 

“Ben bu insana karşı aidiyet duyuyorum, akranlarıma karşı değil.”

Okulda en sevdiğim aktivite bir orman bulup, girip saçma salak pozlar vermek, fotoğraf çekmek. Benim eğlence anlayışım bu. Bazen hocalarla konuşuyoruz. Fransa Tarihi diye bir dersimizin hocası bir keresinde kahve yaptı, onunla oturduk sohbet ettik. Yani düşün, koca profesör, yaşlı bir insan ama senin akranlarının göstermediği sıcaklığı ve şefkati gösteriyor. Benim kültürümden bir insan değil. Yani gerçekten İngiliz kültürüyle Türk kültürü arasında dağlar kadar fark vardır. Ben burada yetişmiş bir insanım ne olursa olsun. Ama İngiliz bir insan Türklerin göstermediği şeyi gösteriyor bana, misafirperverliği ve şefkati gösteriyor. Ben bu insana karşı aidiyet duyuyorum, akranlarıma karşı değil. 

Bizde sosyal medyada içerik üreten tipler var. Örneğin bir travesti ablamız çıkıyor ve kendi hayatıyla ilgili bir içerik üretiyor, Çağla Akalın gibi. Vatan, millet, Sakarya. Boğaziçi direnişinin ilk patlak verdiği zamanlarda Hornet’ten bildiğim bir travesti çıkıyor, okulun instagram postunun altına “Terörist misiniz” diye yazıyor. “Polisimin yanındayım.”  O dönem biliyorsunuz, her gün yürüyüş yapılırdı, LGBTİ flamalarıyla. "Ne alaka LGBT flamaları? Sizin derdiniz rektörlük değil, şu değil, bu değil." diye saldırıyorlardı. Konuyu başka yerlere çekmek, diyorlar. Hâlbuki çok ilintili. Adam (rektör) geliyor ve gelir gelmez BÜLGBTİ’yi kapatıyor, Cinsel Tacizi Önleme Komisyonunu kapatıyor. Yani sivil toplum altyapısını tamamen ortadan kaldıracak hamlelerde bulunuyor. Sanat ve Tasarım kulübünün yapmış olduğu eserler var. Bir tanesi kadın şeyine benziyor. Farklı bir akım, sürrealist, kübist bir akımdan etkilenmiş ve böyle bir resim çizmiş, sen baksan başka bir şey görürsün, ben baksam başka bir şekilde yorumlarım. Bilinçaltları sürekli cinselliğe çalıştığı için neymiş, kadın memesine benzediği için gayri ahlaki bir şeymiş ve üstünü boyuyorlar. Mesela Onur yürüyüşü yapıldığı zaman paylaşım yapılıyor, LGBTİ ile alakalı nefret söylemi yapıldığı zaman onun paylaşımı yapılıyor, o kınanıyor. Ama alttaki yorumlara bakıyorsun binlerce yorum. “Erdoğan'ı bu konuda destekliyoruz ilk defa,” diye bir yorum. Bunu söyleyen de “solcu” tayfa.

 

“Hiçbir yere ait değilsin. Transların trans dünyasına da ait değilsin.”

Hiçbir yere ait değilsin. Transların trans dünyasına da ait değilsin. Onlar da seni dışlıyor gerçekten. Trans arkadaşlarım var üç beş tane. Mesela en çok takıldığım, sürekli paylaştığım Eylül’e kan kusturuyorlar, ondan biliyorum. Çünkü çok güzel, çok alımlı bir insan, tam kadın gibi her şeyiyle. Ama trans arkadaşlarına bakıyorsun “Yok oran olmamış, yok buran olmamış.” Bir şekilde kızı aşağı çekmeye çalışıyorlar. Kalça dolgusu yaptırayım derken enfeksiyon kapıp vefat eden insanlar var. Hira diye bir trans birey var, daha yeni, beş ay önce vefat etmişti. Çünkü etrafındaki translar sürekli “bodyshaming” yapıyorlar. Ben de buna çok maruz kaldım ki hâlâ da kalıyorum. Transfobik ve iğrenç. Aylarca unutamayacağım travmatik sözler her aynaya baktığımda belki aklıma gelecek, çok korkunç bir şey. Trans bireyler de böyle, seni aşağı çekiyorlar. Kendileriyle seni kıyaslıyorlar. Sana sürekli böyle eril benzetmeler yapıyorlar. Hiçbir zaman zaten geylerin desteğini alamadık, en azından benim için öyle. Cisgender bireyler zaten belli, onlar hiçbir şekilde iletişim kurmamayı tercih ediyor. Ne kadar iyi niyetli olursan ol, senin amacın cinsellik olmasa bile adam seni o şekilde düşünüyor. Bana yürüyecek, salça olacak ya da ben onunla konuşursam dışarıdaki insanlar yanlış anlayacak, beni de öyle zannedecek diye yaklaşıyorlar. Bu da doğal olarak seni yalnızlığa itiyor. Maalesef arkadaşlık skalasını çok daraltıyor. Ama ben tabii ki de bundan şikayetçi değilim. Hani en yakın olarak gördüğün insan bile seni laflarıyla yeri geliyor aşağı çekiyor. Yani kaldıramıyorsun onu. Düşmanının bile veremeyeceği zararı bir sözüyle veriyor sana. Bu yüzden mutlu musunuz diye soracak olursanız şu anda iyiyim. Yalnızlıktan artık keyif almaya başladım. Bazen tabii o yara da kanıyor yani. Anlatabiliyor muyum? Bazen cidden acıtıyor, yalnızlık acıtıyor. Etkinlik olduğu zaman, mesela bazen konser oluyor, herkes toplanmış. Ama ben niye yalnızım?

27 yaşındayım. Eski üniversite arkadaşlarıma bakıyorum, çoluk çocuğa karışmış. İnsan artık sorguluyor. “Niye benim ailem yok, niye aile kuramıyorum, neden benim erkek arkadaşım yok.” Eskiye nazaran hayatım değişti. İstediğim an cinsellik yaşayabilirim. Ve hâlâ belki, güzellik algısına göre değişse de, güzel bir insan olmayabilirim. Ama yaptığım ufak tefek değişikliklerle birlikte en azından birilerinin dikkatini çekiyorum, istediğim formdaki erkeklerle takılabiliyorum, onlardan iltifat alabiliyorum. Cinsellik konusunda tatmin olabiliyorum ama duygusal bir insan olduğum için maalesef hâlâ çok açım duygusallığa. Hem arkadaşlık hem aşk konusunda…  Ama yine de ne kadar içe dönük bir insan olursam olayım karşı taraftan da bir ışık görünce gerçekten kendimi açıyorum. 

“Bir de östrojen alıyorsun ve pahalı tabii. Geçen sene 12 liraydı, şimdi 240 lira falan.”

Beni kötü etkileyen tek şey şu an hormonlar; aşağı çekiyor. Birkaç ay önce “Böyle de yaşayabilirim,” diyordum. Fakat yaşadığım sıkıntılar; iş bulamıyorum, bulsam bile çalıştığım ortam ve insanlar transfobik olabiliyor. İletişim konusunda ciddi sıkıntılar yaşıyorum ve Türkiye'de bu son yaşananlardan sonra geleceğimi görememeye başladım çünkü resmi statüm yok. Kadın olmak istiyorum. Evlenmek benim için şart olan bir şey değil. Evlenmek isterdim ama evlilik olmadan da yaşayabilirim. Önemli olan aynaya baktığımda ne gördüğüm. Aynaya baktığımda göğüsleri olan, istediğim her şeyi olan bir kadın görmek istiyorum. Böyle asansörde değil, evde kendi odamda giyineceğim ve çıkacağım bir hayat istiyorum. Hormon ilaçlarına başladım ve başlamadan önce gerçekten çok çekiniyordum çünkü arkadaşlarımdan ilaçların etkisini duydum. Daha melankolik, karamsar, duygusal… Bunun yanı sıra vücudun şekillenmeye ve yağlanmaya başlıyor. Benim kilo takıntım olduğu için vücut formum ya bozulursa diye çekindim. Sonuçta o kadar spor yapıyorum. Birazcık geç başladım ama artık dedim “Yeter yani.” Çünkü lazere de gidiyorsun, hormon kullanmadığın için hiçbir etkisi olmuyor çünkü tüyler hâlâ çıkıyor. Şu an yeni başladım ama vücut kendini toparlayacak. O da hem maddi hem manevi olarak olumsuz anlamda etkiliyor. Hem aynadaki görüntü hem de bu. Lazer de maliyetli bir şey. Bitmiyor, sonu gelmiyor. Bir de östrojen alıyorsun ve pahalı tabii. Geçen sene 12 liraydı, şimdi 240 lira falan. Ailem hapları kullandığımı değil de cinsiyet değiştirmek istediğimi biliyor, babam değil ama annemle abim biliyor. Ama çok maliyetli bir işlem cinsiyet değiştirmek çünkü biliyorsunuz putka yaptırmak, sadece maliyetli olması da değil, putkayı nasıl yaptırıyorsunuz, bağırsaktan mı yaptırıyorsunuz, deriden mi yaptırıyorsunuz bu da çok fark ediyor. Türkiye o kadar gelişmiş değil, sadece birkaç tane hastane bakıyor. Cerrahpaşa bakıyor bir de Marmara bakıyordu. Bunu da kaldıracaklar, artık hiç erişemeyeceğiz! Yeni anayasada muhtemelen kısıtlanacak çünkü sürekli LGBTİ üzerinden yürüme var. Demek ki bir şey yapacaklar.

 

“Ben ortadayım hep, bir türlü kritik eşiği atlatamadım. Ne cehennem ne cennet. Araftayım yani.”

Genelde ailem bu tür konuları mizaha vuruyorlar. Çok realist bir tepki mi, emin değilim açıkçası. Annem çok cinsiyetçi bir insan, çok ataerkil bir kadın. "Öyle söyleme, erkek şöyle davranmalı, kadın böyle davranmalı". Kendimi defalarca ifade etmeme rağmen “Sen erkeksin,” diye bir cümle hâlâ kuruyor. Tepkileri tabii şu anda stabil. Seni koşulsuz şartsız destekliyoruz tarzında bir tepki de yok. Seni istemiyoruz, böyle yaşayacaksın, bizim kurallarımıza tabi olacaksın tarzında bir tepki de yok. Keşke bir tepki olsa yani. Bu eşikte olmak çok zor. Ben ortadayım hep, bir türlü kritik eşiği atlatamadım. Ne cehennem ne cennet. Araftayım yani. 

Bu yazıda paylaşılan görüşler ve içeriğin sorumluluğu yalnızca ve tamamen görüşmeciye aittir ve hiçbir şekilde

Başka Birisi ekibinin ve Hakikat, Adalet ve Hafıza Merkezi’nin görüşlerini temsil etmez.

bottom of page