top of page

Cemre & Utku

Yazı hakkında uyarı: Bu yazı psikolojik şiddet, fiziksel şiddet ve benzerlerini içerebilir. Bu yüzden okumadan önce bu yazının okuyanın kişisel hayatıyla ilişkilendirebileceği tetikleyici kısımlarının olabileceğini dikkate alınız.

“Bir kış sabahı kaçtım evden apar topar ve üstüm darmadağınık.”

Cemre

Hayatımda farklı kırılma noktaları var. Onlardan biri ailemin yanından kaçış sürecimdi ve biraz zorluydu. Çünkü bu bahsettiğim kırılma benim aslında ikinci kaçışımdı. İlki çok güçsüz, yüklerle yapılmış ve bir aile olmadan nasıl yapacağımı ve onlarla duygusal bağı nasıl aşabileceğimi bilmeden yapılmış bir kaçıştı. Bundan dolayı geri dönmüştüm. Geri dönüşüm “İstediğiniz gibi olacağım işte. Sizin erkek çocuğunuz olacağım,” diyerek bir dönmekti. Bir sene sonrasında yine aynı tarihte, ikinci bir kaçış daha yaşandı ve bu kaçış bana çok şey hissettirdi. ‘Bir sanatçı ismi’ diye Yunanca bir şarkı var. O şarkıyı dinleyip Türkçe sözlerine baktığımda ne kadar benzer şeyler yaşamışız diye hissettim. Çünkü şarkı sözlerinde şunu söylüyor: “Bir kış sabahı kaçtım evden apar topar ve üstüm darmadağınık.” Gerçekten bir kış sabahı evden pılımı pırtımı toplayarak, böyle planlar, programlar yapmadan kaçtım. Ayakkabımı giymeye bile fırsat bulamadım. O an, o gün, o sabah benim için kırılma noktalarından biriydi. Sonrasında çok fazla şey yaşandı ama kırılma noktası diyebileceğim başka bir şey de çalışmış olduğum işi bulmamdı. O aradaki boşluk hep bir manik depresif dönemdi. Bazen dipteydim, bazen de çok yüksekteydim. Bu işi bulduğumda da hayatımla ilgili her şey garanti gibiydi. İşin çok güzel bir gelir kaynağı vardı. Ameliyat süreçlerimi, yapmak istediğim her şeyi yapabileceğim bir alan sağlayacaktı bana. Fobik bir iş yeri değildi. Bunların hepsi benim için büyük bir avantaj. İki buçuk yıldır bu işteyim neredeyse.

 

“Yani hiçbir şeye; bir aşka, bir erkeğe, bir kadına ihtiyaç duymadığım bir anda karşıma çıkan bir şey olduğu için çok daha başka bir aşktı bu.”

Üçüncüsü de evleniyor olmak. Bu da evet hayatımın bir kırılma noktası diyebilirim çünkü kendimi içinde hayal ettiğim bir şey değildi. Bir gün tabii ki bir birlikteliğim olabileceğini düşünüyordum ama evliliği duygusal açıdan bu ihtiyacımı besleyecek bir şey olarak görmüyordum. “İnsan hayatta bir kere sever,” gibi bir noktada değilim. Birden fazla aşkım oldu ve her seferinde farklı farklı şekillere büründü bu aşk. Büyüdüm çünkü, ben de değiştim. Ve şu anki aşkımın da yine şekillenmiş hâli işte benim. Her şeyden sonra tüm süreçlerini halletmiş, artık kafası rahat, sadece “Acaba botoks mu yaptırsam, acaba bugün tırnak mı yaptırsam” diye düşünen bir Cemre için çok daha farklı bir hâle büründü bu aşk. O duygusal dramların olmadığı; içimin, kafamın daha rahat olduğu ve aslında kimseye de ihtiyaç duymadığım bir anda gelen bir aşk hâli. Yani hiçbir şeye; bir aşka, bir erkeğe, bir kadına ihtiyaç duymadığım bir anda karşıma çıkan bir şey olduğu için çok daha başka bir aşktı bu. Geçmişime de dönüp baktığımda, evliliğe dair hiçbir arzum yoktu. Birlikteliklerim oluyordu ama evleneceğimi düşünmedim. Evliliğe dair bir hayalim, isteğim de yoktu ama bunun zaten olmayacağını da düşünüyordum. Belki kadınların bazılarının gelinlik hayali oluyor, bazılarının evlilik hayali oluyor ama kendimi hiç o olayın içinde görmedim. Ben çok iyi bir halay başıyımdır. Çok iyi zılgıt çekeceğim bir düğünde oradaki gelin hiç ben değilimdir yani. İlk defa kendimi gelinlik içerisinde hayal etmeye başladım, düğündeki gelin öznesi olmaya başladım. Hem çok garip hissediyorum hem de gerçekten hayatımda yeni bir kırılma noktasının olduğunu hissedebiliyorum.

 

“Seks işçiliğini bıraktığım bir dönemdi çünkü psikolojik olarak beni iyice yıpratmıştı artık.”

Reklam-medya şirketinde çalışıyorum, işi de şöyle buldum. Liseden arkadaşım daha önce burada çalışıyordu, aynı zamanda bir aile şirketi. O dönem hem onlar yurt dışında oldukları hem de güvenilir bir elemana ihtiyaç duydukları için arkadaşımın aklına ben gelmişim ve bana teklif etti. “Biz Montenegro’da yaşıyoruz, gelmek ister misin,” diye sordu. Ben de önce şartları konuştum. “Maaş ne kadar, prim var mı, yol yemek var mı? Nerde kalıyoruz, kiralar ne kadar, orada bir evin aylık gideri ne kadar oluyor,” diye her şeyi konuşup tüm detayları aldım ve mantıklı geldi. O dönem çalışmadığım bir dönemdi. Seks işçiliğini bıraktığım bir dönemdi çünkü psikolojik olarak beni iyice yıpratmıştı artık. “Tamam geliyorum,” dedim ve çıkıp gittim. O gün bugündür de orada çalışıyorum. Transfobiye maruz kalmadım. Gerçi aslına bakarsan kaldığım anlar da oldu.  Ama bunun transfobi olduğunun farkında olan tek kişi de bendim. Bu arada onlarca sektörde falan çalıştım ve onlar içerisinde en iyi yere burayı koyabilirim. Çünkü gerçekten daha fazla kollayan, daha fazla destek olmaya çalışan bir yer. Ne yazık ki şöyle bir durum var; mutlaka görmüşsünüzdür, başınıza gelmiştir ya da şahit olmuşsunuzdur. Cis heterolar özne olmadıkları, dikkat etmedikleri için dillerine yapışmış fobik söylemleri olabiliyor çünkü onlar dilini belli bir noktaya kadar dönüştürebiliyor ve bunu değiştirmek bizim sorumluluğumuz değil aslında. Ben bir noktadan sonra bunu bir öğretmen gibi görev edinmekten de sıkıldım ve bıraktım. Artık müdahale etmiyorum kimseye. O yüzden ister istemez o dil tam dönüşmediği için de söylemler bazen bir transfobik kaçabiliyor. Ya da sana söylemiyor ama başkasına söylüyor. Bu tür şeylere maruz kaldım ama artık bunlar cis hetero birisi için tolere edilebilir bir şey haline geliyor.

 

“Çünkü zamanı orası değildi ve benim ona gücüm yoktu.”

Utku

Kocaeli'nde yaşıyordum. Çok dindar, muhafazakâr bir ailede büyüdüm. O yüzden benim din ve cinsiyet kimliği ile ilişkim birazcık çetrefilliydi. Din faktörü cinsiyet ifademi gerçek anlamda yaşayabilme sürecimde biraz zorlayıcı oldu çünkü aile baskısı da vardı. Üniversite dönemine kadar dinin bütün gerekliliklerini ibadetlerle beraber yerine getiren bir hayat sürdüm. Böyle birazcık çatışıyordu, kutsal kitabın Türkçesini okuyup bakış açımı değiştirmeye çalışıyordum. Üniversite döneminde Ankara'ya taşındım. Gazi Üniversitesinde Uluslararası İlişkiler Bölümünde okuyordum. Orada artık bir şeylerin yavaş yavaş farkına vardığım dönemler oldu. Kız KYK yurdunda kalıyordum, benim için birazcık zorlayıcıydı. Tamamen korkunç şeyler yaşamadım ama psikolojik olarak zorlayıcı şeyler yaşadım. Atılma  gibi şeylerle karşılaşabiliyordum. İnsan ilişkilerim iyi olduğu için bir noktada idareyle aramız iyiydi ve o yüzden de beni atmıyorlardı. Tolere edebiliyorlardı ya da hiç kimse konuşmuyordu böyle bir kimliğim olduğunu. Bana çok takılırlardı “Saçını uzat, işte sana elbise alacağım,” diye. Ben de güler geçerdim. Yani hiç böyle çatışmak istemezdim.  Çünkü zamanı orası değildi ve benim ona gücüm yoktu. Yoksa barınma sorunu ve aileye açılma gibi bir problemle karşı karşıya kalırdım. O hazır olduğum bir an değildi.

O dönem dernekleri yavaş yavaş tanımaya başladım. Benim gibi insanların daha fazla olduğunu fark ettim. Ondan öncesinde bir ben varım, bir Bülent Ersoy var görünür, bir de Zeki Müren var, o da sadece dedikodu mu değil mi bilinmiyor. Bir de Rüzgar Erkoçlar vardı, ona çok imrenirdim. Tabii o da magazine düştüğü için böyle birden pik oldu ama görünür kimlikler aradığımı hatırlıyorum. Sonra psikiyatriste de başvurdum, artık kimliğimi de konuşmaya başladım. İçinden çıkılmaz bir durumunun içerisindeydim, ne yaşadığımı ifade edebiliyordum ne de inandığım din beni kabul ediyordu. Sürekli bir kılıf buluyorum gibi hissediyordum. Bir sürü dini kişiyi dinliyordum, çok fazla insanı dinliyordum. Bence bir noktada bu da problem yaratmaya başlamıştı. Artık kendimi dinlemeyen bir noktaya gelmiştim. Herkes farklı şeyler söylüyor ve kafam karışıyordu.

“Senden bir gün evlenmeni ve çocuk sahibi olmanı beklemeyeceğiz. Yani hormon kullanma yeter, böyle devam et.”

Psikiyatriste gitmeye ve bunları orada konuşmaya başladım. Daha sonra bir kadın doğum uzmanına başvurdum. Bana kan tahlili yapıp yapamayacağını sordum, nedenini öğrenmek istiyordum. “Hormonlarımda bir bozukluk mu var?” Çok iyi bir doktordu. Şansıma gerçekten bana şunu söyledi: “Böyle kişiler vardır. Bu bir hastalık değildir. Ama sen kan tahlili yapalım istiyorsan tabii ki yapabiliriz.”  Böyle bir şey duymak beni çok rahatlatmıştı. Daha sonra psikiyatrist ile beraber de bunun üzerine bayağı bir çalışmıştık, konuşmuştuk. Sonra üniversiteyi bitirdim ve aile evine geri döndüm. Bu sefer aileden gizli cinsiyet uyum sürecine başladım. Yani ailenin sadece bazı fertleri biliyordu, yarın öbür gün bir şey olursa diye. Cinsiyet uyum sürecime başladım, bayağı bir ilerledi. Artık hormon kullanmaya başlayacağız ve ameliyat vakti geldi. Mastektomi, meme ameliyatımı olacaktım. Aile fertlerinden bazıları da bunu herkesle paylaşmam gerektiğini söyledi. Hem öğrenilecek bir şey, hem de sana bir şey olabilir diyerek. Bir taraftan ailemin de bilmeye hakkı var. Bir gün ailemi masa başına topladım. Dedim ki “Ben şu kadar süredir doktora gidiyorum. Şimdi de ameliyat olacağım ve hormon kullanacağım.” Tabii kıyamet koptu. “Nasıl olur!” diye kendilerini sorgulamalar, benimle anlaşmaya çalışmalar…  Hep akıllarda şu soru vardı: “El alem ne der?” Yani aslında temelde karşılaştığımız ve benimle anlaşmaya çalıştıkları şurasıydı: “Senden bir gün evlenmeni ve çocuk sahibi olmanı beklemeyeceğiz. Yani hormon kullanma yeter, böyle devam et.” Bir sürü şey söylediler. “Ankara'ya gittin, hocaların kafanı karıştırdı.” Bunun sebebi ile ilgili fikir yürütüyorlardı. Sonra dediler ki “Beraber doktora gideceğiz, bunu öğreneceğiz.” Onları hastaneye götürdüm, doktor onlarla konuştu. Bu sefer oradaki doktorun işi paraya döktüğünü söyleyip beğenmediler. “Bizim bulduğumuz bir yere gideceğiz,” dediler. Muhafazakâr bir aile olduğu için psikiyatriste gitmek onlar için deli doktoruna gitmek gibiydi. Onları da az çok anlıyorum.

 

“Sonra durdu ve 'Ben bu çocuğu bu saatten sonra düzeltmem, seni düzelteceğiz,' dedi babama.”

Utku

Babam bir gün “Bir yere götüreceğim seni,” dedi. Annem ve ben arabaya bindik ve bir yere gidiyoruz. Bilmediğim, uzak bir ilçeye gittik, dinine bağlı ve dini açıdan yorumu güçlü olan bir teyzenin yanına. Tabii babam işin içinden çıkmaya çalışıyor ve o kişinin bana bunun çok büyük bir günah olduğunu ve bundan dönmem gerektiğini söylemesini bekliyor. Tuhaf bir ritüel yaptı: gözlerimi kapattı, elimi tuttu, dua okudu vesaire. Sonra durdu ve “Ben bu çocuğu bu saatten sonra düzeltmem, seni düzelteceğiz,” dedi babama. Babam şok oldu tabii. Arabaya bindikten sonra bu sefer de  “Ben inanmıyordum zaten,” dedi. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu gibi bir şey oldu. Komik bir hanımdı. Teyzeye de “Helal olsun,” demiştim. 

Ameliyatımı oldum, hormon kullanmaya başladım. O dönem evden de kovuldum. Arkadaşlarımın evinde ve akrabalarımda kaldım bir süre. Bir yandan da yüksek lisansa başlamıştım. Sonra Erasmus programına gittim. Almanya'da yaklaşık bir sene kaldım, orada değişimlerim de başlamıştı. Döndüğümde bambaşka bir Utku ile karşılaşacaklardı. Keza öyle de oldu. Bu sefer eve adım atmam daha da zorlaştı. Zaten kovulduğum ve bir şeyler değiştiği için pek istenmeyen bir konumda oldum. Sonra iş arayışına başladım. Arkadaşlarım beni Almanya’da kalmam için teşvik ediyorlardı çünkü Türkiye'de hayat çok daha zor. Fakat benim gördüğüm kadarıyla Avrupa’da da çok zordu. Orada bir dönercide gece gündüz çalıştım, ekonomik herhangi bir yardım yokken ayakta kalmak çok daha zordu. Kiralar da çok yüksekti. Yine aile fertlerinden bana daha yakın olan kişiler biraz yardımcı oluyorlardı, en azından kirayı ödeyebilmek konusunda. Bir de böyle Euro'nun artmaya başladığı dönemlerdi. Orada da yapamadım. 

 

“Bize yakıştırılmayan o aileyi aslında yapabiliyor olmanın verdiği o tatmini de yaşamak istiyoruz. ‘Yani neden yapmayalım ki,’ demek istiyoruz.”

Utku

Bir de kimlik değişim süreci var, bir yandan süreç devam ediyordu. Geri geldim ve Türkiye'de iş aramaya başladım. Deli gibi her yere CV atıyordum. Sonra dernekle (Muamma LGBTİ) tanıştım. Bir iş ilanı açtı, başvurdum. Olacak mı olmayacak mı diye bekliyordum, kabul edildiğimi söylediler. Sonra hayatımı Mersin'e taşıdım. Mersin'e taşıdıktan sonra Cemre ile tanıştım. Tuhaf bir tanışma oldu. O da o süreçte hayatını yurt dışından Mersin'e taşımıştı, Muamma’da gönüllüydü. Öyle tanıştık. Mersin'de sürecimi tamamladım, kimliğimi aldım. Ameliyatlar ve iyileşme süreci derken böylece hayatımı kurdum. Evimizi kurduk, hayatlarımızı birleştirdik, aynı evde yaşamaya başladık. Bazı aile fertlerinin de durumları değişmeye başladı. Hayatımı kurduğumu ve bu saatten sonra yapılabilecek bir şey olmadığını fark ettiler. İlişkilerim biraz daha iyileşmeye başladı. Yani hâlâ benim içimde bir kırgınlık var ama biraz daha orta yollu bakmaya çalışıyorum. Çünkü onlar için de çok kolay olduğunu düşünmüyorum.

Sonra evlilik üzerine konuşmaya başladık. Şu an evet yasal olarak Türkiye'de evlenebiliriz. Evlenme amacımız ise birazcık yasal haklarımızı dile getirebilmek. Şöyle şeyler olabiliyor: kişi vefat ettikten sonra bir mirası varsa onun üzerinde hak sahibi olmasından tutun da kişinin vefatından sonra defnedileceği yerin belirlenmesine kadar birtakım şeylerle karşılaşabiliyoruz. Böyle bir bakış açısı var ikimizde de.  Ben daha çok şuradan da bakıyorum: toplum dediğimiz o “el alem” aslında bize aile olmayı yakıştırmıyor. Yani bunu aile, dernek, LGBTİ+ aile derneklerinde de görüyoruz. Mesela böyle bir aile mümkün, başka aileler mümkün gibi bir sloganla savunuculuk yapmaya çalışıyorlar. Bize yakıştırılmayan o aileyi aslında yapabiliyor olmanın verdiği o tatmini de yaşamak istiyoruz. “Yani neden yapmayalım ki,” demek istiyoruz. 

“Bende yürüme huyu yok yani. Görürüm, beğenirim ve öyle kalır.”

 

Cemre

Bunu söyleyen ya da düşünen kişilere bir nah çekmek yani! 

Bizim tanışmamız şöyle oldu: Ben Montenegro'daydım, o Almanya'daydı. Akran Danışmanlığı Oryantasyon Programı adında bir program vardı. Farklı ülkelerden ve farklı şehirlerden bir sürü insanın akran danışmanlığı eğitimi aldığı bir programdı. Bu programda ben de vardım, o da vardı ve birbirimizi görüyorduk. Yani ayda bir toplanıyorduk ve bir yıl kadar sürdü. Onların bazılarına ben katılamamıştım, o yüzden her ay da görüşemedik. Aradan aylar geçti, ben Mersin'e yerleştim. Utku bir gün bana “Oryantasyon programıyla alakalı geri dönüşleri alıyoruz. Senin fikirlerin neler?” diye yazdı. Ben de cevap verdim, kendimce ufaktan da esprili bir şeyler yazmıştım. O da karşılık olarak esprili bir cevap verdi ve bir sticker attı. Ben de yanlışlıkla çok müstehcen diyebileceğimiz bir sticker attım. O da çok anlık gelişti ve yanlışlıkla elim değdi gitti, panik olup onu sileyim derken herkesten sil yerine benden sil yaptım. Sonra binlerce kez özür diledim. Sonra o da kafasından sallar gibi bu gerçekten önemli değil, problem değil gibi bir sticker daha attı. Konuşma orada kaldı. Aradan haftalar geçti. Muamma'dan daha önceden de arkadaşlarım olan kişilerle iletişime geçtim, görüşmek için.  Halı saha maçına çağırdılar. Hem toplu bir şekilde herkesi de görmüş olurum diye maça gittim. Utku da oradaydı. Onun Almanya’da olduğunu sanıyordum, şok geçirdim. Ben hâlâ özür dileme modundaydım ve sürekli özür diliyordum. O da önemli değil dedi ama aslında anlamamış bile. Sonra Umut’larda çay içtik, ettik ama yine kişisel bir muhabbet olmadı aramızda. Aradan bir ay geçti, yine Umut’larda denk geldik. Maç etkinliği sonrası orada işte biraz alkol, biraz çay, kahve falan sohbet muhabbet derken ben şarkı söylemeye başladım talep üzerine. Bunun üzerine beyefendi etkilenmiş. Ve sonra birden, alakasız bir yerde "Bu arada gülümsemen çok güzel," diye konuya girdi. “Teşekkür ederim,” dedim ve devam ettim ben arkadaşımla konuşmaya. Sonra yine pat diye “Bu arada instagramın var mı, kullanıyor musun?” dedi. Flört edemedim. Çok açıktı, her şeyi çok belli etti. Ben de Utku’yu gördüğümde, hoş çocukmuş diye gözüme kestirmiştim. Bende yürüme huyu yok yani. Görürüm, beğenirim ve öyle kalır. Herhangi bir adım görürsem karşılık veririm. Utku’dan o adımı görünce “Tamam,” dedim. Yürü ya kulum! Sonrasında iletişim başladı. İnstagram, numaralar derken görüşmeye başladık. En son aynı eve çıkma kararı aldık. Biraz da Umut’un, ortak arkadaşımız, hafif çaktırmadan manipülatif uygulamalarının sayesinde de oldu bu. “Siz aynı eve mi çıksanız, ekonomik olarak güçlerinizi birleştirin,” diye diye şu an evliliğe giden yol oldu.

 

“Ama şimdi sevdiğim biriyle olduğum için böyle birazcık daha hayal kurup geleceğe dair planlar yapabiliyorum. Bu keyifli, aslında yaşamak bu.”

Utku

“Evet bunu yaptık,” demek istiyoruz. Elinizde belli bir şeyleri tutabilecek duruma gelene kadar siz hep eksiksiniz insanların gözünde. Aileniz de, dışardan insanlar da böyle bakıyor. Bir tanıdığım bana “Sen eğer üniversiteyi okumamış, işini eline almamış olsaydın senin arkandan o köylü halkı ‘vardır bir bildiği’ demezdi,” demişti. O eksiği tamamlayabilmek için bir sürü şey yapman gerekiyor. Böyle bir zorluğu var yani hayatın. Bu birçoğumuz için de böyle. LGBTI+ olarak dünyaya geldiysen herkesten çok daha iyi olman gerekiyor (Cemre).

Ağızlarını kapatmak gerekiyor. Yani o çeneleri kapatmak için lafı gediğine koymak gerekiyor. Bu da zorlu tabi. Hep böyle başarıyı kovalama gibi bir zorunluluk oluyor. 

Evliliği hiç düşünmüyordum. Hiç öyle bir planım yoktu. Buralara gelebileceğimi de düşünmüyordum. Bir noktadan sonra hayal kurmayı bırakıp tamamen günü geçirmeye odaklanmıştım, gelecek pek umurumda değildi. Ama şimdi sevdiğim biriyle olduğum için böyle birazcık daha hayal kurup geleceğe dair planlar yapabiliyorum. Bu keyifli, aslında yaşamak bu. Mutluluk veriyor hayal kurmak, birazcık daha hayal dünyasına kaçmak istiyor insan.

 

Türkiye'de aile kavramı böyle. Özellikle son dönem siyasette bunun üzerinden aslında LGBTİ+ derneklerine ya da oluşumlarına saldırıyorlar. Ailenin bozulmasına izin vermeyiz, gibi bir sloganla çıkıyorlar karşımıza. Fakat yaşanılan aileyle tasvir ettikleri aile arasında çok büyük bir uçurum var. Yaşanılan aileyi birazcık ele alırsam, o televizyonlarda da gördüğümüz, aile içi şiddetin olduğu, eril tahakkümün olduğu, çocukların sadece çocuk yapmak için yapıldığı, çocuklara sevginin ne olduğunu aktaramayan, bir eğitim şansı sunamayan ya da ekonomik olarak o çocuğa bakamayacağı halde o çocuğu yapan ve buna cüret eden bir aile tablosu var ortada.Bir de tabii o ailenin içinde kadına şiddet de var, şiddetin yuvası dediğimiz bir aile var orada. Bir de onların tasavvur ettiği, kafalarındaki aile tablosu var. O aile tablosunda da yine eril tahakküm söz konusu. Fakat burada kadınların rolü birazcık daha o erkeğin söylediklerine uyan, her şeye evet denildiği için zaten içerisinde bir şiddetin de olmadığı bir aile hayali. Bir tahakküm ile ilerleyen, çocukların çok sevildiği, beraber vakit geçirilen, beraber pikniğe gidilen bir aile tasavvuru ile geliyorlar. Ama o rüya, yani o kurdukları hayal; erkek egemenin olduğu bir hayal. Orada ne kadının ne bir çocuğun sözü var. Farklı kimliklerin, fikirlerin yeri yok. Her şeye bu böyle olur diyen bir kişi var ve topluma böyle bir aile atfediyorlar. Ama bir de gerçeklik var. Bugün çocuklar Türkiye'de beslenemiyor. Hatta kendi aileme de çok kızarım. Yani  madem yoktu, yapmasaydınız. Bu kadar basit işte. Onlar da buna karşı başka şeyler söyler, “Allah rızkını verir.”  Yok böyle bir dünya! Allah rızkını verirse bugün çocuklar okullarda neden aç? Neden protein alamıyorlar, neden beslenemiyorlar? Sonra diyorlar ki “Eğitim seviyesi düştü.” Çocuk yemek yiyemiyor ki eğitim seviyesi yüksek olsun. 

 

“O hiyerarşinin ortada olmayışının verdiği eşitlik. Bugün bizim kurmak istediğimiz aile bu. Seçilmiş aile kavramı da biraz buradan geliyor bana kalırsa.”

Böyle bir aile tasavvuru içerisinde bizim kurmak istediğimiz aile eşitler arasında olan bir aile. Ben Cemre ile birlikteliğimde en çok da bunu yaşadım. Çok eşit bir yerdeydik. Hayatımızın o geçmiş deneyimlerinin ortaklaştığı noktalar da vardı, bu da o eşitliği sağlıyordu. O hiyerarşinin ortada olmayışının verdiği eşitlik. Bugün bizim kurmak istediğimiz aile bu. Seçilmiş aile kavramı da biraz buradan geliyor bana kalırsa. Sizi siz olduğunuz için kabul eden kişiler sizin seçilmiş aileniz oluyor. “Senin kaşın böyleymiş, senin gözün böyleymiş, sen şu ameliyatları geçirmişsin, sen düşünmüşsün, sen işte ne bileyim trans erkeksin, trans kadınsın.” Bunların hiçbir önemi yok. Karşında bir insan var. Sen bu insana değer veriyorsun. Bu insanın fikirlerine, duygularına, benliğine değer veriyorsun. O da sana aynı şekilde yaklaşıyor. Bu kadar; eşit, ortada hiç hiyerarşinin olmadığı bir aile yapısı. Bizden bekledikleri o makbul aile birazcık daha erilliğin söz konusu olduğu bir aile.  Ve erilliğin de kendi içerisinde sarmalları var. Mesela eskiden sadece erkek çalışır, kadın evde onu bekler ve çocuklarına bakardı. Bugün istedikleri ailede kadın da çalışabilir oldu. Çünkü fark ettiler ki erkeğin çalışmasıyla gerçekten aile dönmüyor. Bu sefer kadını da çalıştırdılar, çocuklara bu sefer aile büyükleri bakar oldu. Yakında eve bir hizmetlinin gelmesi de makul olacak çünkü çocukların bakımının devam etmesi gerekecek. Sürekli aile kavramlarını değiştirecekler çünkü ihtiyaçları hiçbir zaman bitmeyecek. Kendileri de bunun farkındalar: altı boş bir aile yapısının. Üstüne sadece geçmiş benlikleriyle o ikili cinsiyet sınıflandırılmasının yüklenmiş olduğu, verili birtakım değerler üzerine kuruyorlar. Birçok kişiye şunu söylüyorum “Her şeyiniz verili. Size ait ne var?” Her şeyiniz verili arkadaşım. Yani kimliğinizi vermişler, bugün hiçbiri hiçbir şeyini konuşamıyor... En büyük problemlerden biri buradan çıkıyor işte. Kendi değerini konuşamıyor, kendi fikrini konuşamıyor. Makbul ailenin verili değerler üzerine kurulduğunu düşünüyorum.

Aile kavramını tamamen reddeden bir noktada da değilim. Geçmişim nedeniyle Cemre’ye göre sanırım muhafazâr kalıyorum. Bir tarafım aileyi reddetmek istemiyor gerçekten çünkü manevi bir yer olarak görüyorum orayı. Dediğim gibi eğer bir aile kavramı olacaksa verili olanlarla olmamalı ve eşit bir şekilde olmalı. Bizim yaptığımız gibi, bizden bir şey olmalı gibi düşünüyorum.

 

“Bu biraz yasal haklar ve politik olarak nah çekmekle ilgili. Bunların hepsi toplanınca ‘tamam, neden evlenmeyi düşünmüyoruz,’ dedik.”

Cemre

Makbul aile dediğimizin ‘toplumsal olarak makbul aile’ olduğunu düşünüyorum ve ona göre bir şey söyleyeceğim. Herkesin makbulü de değişebilir. Ama ben ailenin kendisini zaten makbul bulmadığım bir noktadayım. Aile kavramının kendisinin içinin boş olduğunu ve bir sürü zorbalık, istismar içerdiğini düşünüyorum. Bu yüzden aile kavramı benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Bu arada LGBTİ+lar arasında seçilmiş aile kavramı da çok fazla kullanılıyor. Benim kendi adıma bu kavramı da kullandığım dönemler oldu. Şu anki Cemre bu kavramı da aslında içselleştiremiyor ve  benimseyemiyor. Ben biraz da bu kavrama ait hissetmiyorum. Evet annem babam yok, beni doğuran kişiler yok, büyüdüğüm aile yok ama bambaşka insanlarla birlikteyim ve onlar benim yanımda. İşte bunlar artık benim ailem dediğim anlar oldu. Öyle dönemlerden geçtim ama onlar da gitti. Ve bir süre sonra şunu anladım: Herkes gidebiliyor.  Kendi adıma söylüyorum tabii ki bunu, genel bir söylem değildir.  Kan bağı olunca kopmaz gibi görünüyor. Korkutucu tabii çünkü defalarca koptuğunu gördüm. O yüzden dedim ki “Artık gerçekten demek ki böyle bir bağ yok veya böyle bir bağ olmamalı.” Bu bağın kendisi toksik. Seçilmiş aile de makbul aile de benim için yoktur gibi bir noktadayım.  Şu an aile kurmamın nedeni politik. Bunu bir aile kurmak için yapmıyorum. Benim için aynı evde yaşıyor olmak bir birliktelik için yeterli. Utku'nun da  söylemiş olduğu gibi bu biraz yasal haklar ve politik olarak nah çekmekle ilgili. Bunların hepsi toplanınca tamam neden evlenmeyi düşünmüyoruz? Yoksa bunu bir aile kuralım diye yapmıyorum.
 

“Benim adıma aktivizm, kendimi keşfetme sürecimde çok önemli bir rol oynadı.”

 

Cemre 

Benim adıma aktivizm, kendimi keşfetme sürecimde çok önemli bir rol oynadı. Yani ilk on altı yaşında bir LGBTİ+ derneği ile iletişime geçtim Diyarbakır'da. Orayla etkileşime geçmekle birlikte trans kadınlar medyada gördüğümüzden ibaret değil, daha farklı; ya da trans erkekler şöyle, gey dediğin budur, lezbiyen dediğin budur gibi kavramları öğrendim. Aktivizm içerisine ilk girişim 16 yaşında oldu. Ve yıllar içerisinde bir şekilde hayatımın bir parçası olarak hep kaldı. Feminist hareket de üniversite döneminde, 19 yaşlarındayken hayatıma girdi. Oradan yediğim darbeler de oldu, Ve sonrasında feminist harekete karşı ufak bir kırgınlığım oldu. Hâlâ da var o kırgınlık. Ama hem LGBTİ+ hak savunuculuğu anlamında hem de feminist hareket anlamında hâlâ bir şekilde mücadelenin bir kenarından köşesinden tutmaya çalışıyorum.

 

Utku

Bence zaten LGBTİ+ olmak hak savunuculuğunu bir noktada beraberinde getiriyor. Kendimize hak savunucusu demeden bile kendimizi var ederken aslında bunu yapıyoruz. Çünkü verilmiş olan o şeylere karşı duruyoruz ve kendimizi ifade etmeye çalışıyoruz. O arkadaş çevremiz içerisinde, o toplum içerisinde. Benim hikayemde de üniversite döneminde SPOD ile, bir LGBTİ+ derneğiyle başlamıştım. Onun getirdiği, benim gibi bir sürü insan var hissi vardı. Aktivizm aslında çok boyutlu ve yorucu da bir şey ve herkes zorunlu olarak yapmak durumunda değil. İnsanların birazcık kendini gözetmesi de lazım. Ama insan hakları açısından çok kıymetli olduğunu düşünüyorum ve bugün görünürlüğünün bu kadar artmasında bu aktivizmin çok büyük başarısı olduğunu düşünüyorum. Bugün o kurumsal yapılanmanın kazanılması 2005'te başlayan Kaos GL süreciyle beraber oldu. Bugün dernek sayısının on ikiyi on üçü bulması, işte sivil inisiyatiflerin daha da artması görünürlüğü de artırdı. Özellikle Gezi eylemlerinden sonra hemen neredeyse her şehirde sivil inisiyatiflerin kurulması aslında aktivizmle alakalı. Tamamen de göbeğinde. Ve kesişimsel aktivizmin burada da önemi devreye giriyor. İşte kadın haklarıyla ilgili olan nokta, mülteci haklarıyla ilgili olan o nokta, işte hayvan haklarıyla ilgili olan o nokta. Aslında bir noktada hepimiz birleşiyoruz. O yüzden kesişimsel aktivizmin çok daha önemli olduğunu düşünüyorum ki bu gittikçe de yaygınlaşıyor bence.

 

“Denk geldiniz mi? Ben Yaşadıkça Sen Çıldır diye bir fotoğraf vardı. Mor elbiseli bir kişinin durduğu bir fotoğraf. O kişi benim.” 

Cemre

Kendi adıma şöyle söyleyebilirim gerçekten Cemre’yi Cemre yapan şeylerden birisi aktivizmin içerisinde olmaktı, diyebilirim. Buradan her ne kadar yaralar almış olsam da beni güçlendiren ve şu an oturup düşündüğümde açık iletişimi uygulayabiliyor olmamda aktivizmin rolü büyük. Biriyle tartışmaya girip nasıl yönetebileceğimle ilgili daha donanımlıyım. Kişisel gelişimsel anlamında da ve daha birçok konuda aktivizmin ekmeğini yediğimi söyleyebilirim çünkü bunlar aktivizm içerisinde  101 dersi gibi bir şey oluyor. Bir şekilde bir sürü etkinlik oluyor. O etkinlikler içerisinde mutlaka öğreniliyor ve eğer öğrenmeye de açıksan. Öğrenmeye de açık olan birisi olarak ben çok şey öğrendim. Bu arada şunu söylemezsem olmaz. Yani söylemezsem olmaz dememin sebebi de bir arkadaş Umut sürekli “Ben senin reklamını yapıyorum, biraz da sen kendi reklamını yap.” dediği için.. Denk geldiniz mi bilmiyorum. Ben Yaşadıkça Sen Çıldır diye bir fotoğraf vardı. Mor elbiseli bir kişinin durduğu bir fotoğraf. O kişi benim.

Bu yazıda paylaşılan görüşler ve içeriğin sorumluluğu yalnızca ve tamamen görüşmeciye aittir ve hiçbir şekilde

Başka Birisi ekibinin ve Hakikat, Adalet ve Hafıza Merkezi’nin görüşlerini temsil etmez.

bottom of page